İlim, yalnızca kitaplarda, yazılı satırlarda, kadim yerlerde veya üniversitelerde saklı değildir. İlim, hayatın kendisinde
gizlidir. Yunus Emre’nin dediği gibi: “İlim, ilim bilmektir; ilim kendin bilmektir.” Kendini bilmeyen, başkasını tanıyamaz;
başkasını tanımayan, hakikatin geniş ufuklarına açılamaz.
“72 milletin dilini bilmek” ifadesi, aslında dillerin kelime karşılıklarını öğrenmek değil, her insanın, her kültürün,
her yolun, her varlığın özündeki dili duyabilmektir. Hakikatin dili taraf tutmaz; tıpkı güneşin herkesin üzerine doğması,
rüzgârın herkese esmesi, suyun susayan herkesi aynı şefkatle doyurması gibidir.
Mevlânâ’nın hayatından gelen o bilgece hikâyeyi hatırlayalım: Şems’le karşılaştığında Mevlânâ’ya şarap testisi taşıtır.
Buradaki sembol açıktır; hakikat, bir tek yerde saklı değildir. İlim, yalnızca medresenin duvarlarında değil, meyhanenin
taşında da gizlidir. Bu yüzden gerçek bilge, kendini hakikatin yalnızca bir yüzüyle sınırlamaz; hayatın bütün renklerini tanır,
bütün dillerini duyar, bütün aynalardan kendine bakar.
“72 milletin dilini bilmek” işte tam da budur. Bir Müslüman’ın duasında duyduğun huşuyu, bir Hristiyan’ın ilahisinde de
hissedebilmek; bir sufi’nin nefesinde saklı aşkı, bir Budist’in dinginliğinde de görebilmek. İnsanları yargılamadan, yolları
kıyaslamadan, her inancın, her arayışın ardındaki saf hakikati görmeye çalışmak.
Hakikat, küçük hesaplara sığmaz. Güzel ruhların kalbi, menfaatin sığ kalıplarına uğramaz. Dünya üzerinde kaç millet olursa
olsun aslında hepsinin kalbinde aynı öz mevcudiyetini korur. İnsan kendini gerçekten tanıdığında, diğer bütün yüzleri de
tanımış olur. Bir ayna, önüne geçen herkesi yansıtır ama kendisi hiçbirine taraf olmaz. Bir toprak, üzerine düşen her tohumu
kabul eder ama tohumu büyütmek tohumun kendi kaderidir. Bir gökyüzü, 72 milletten herkesin başını aynı maviyle örter, ama hiç
kimsenin tekeline girmez.
İşte hakikatin dili de böyledir: Yargısız, kapsayıcı, tarafsız ve bütün.
Bugün bizim için asıl mesele, başkasının yolunu küçümsemeden kendi yolumuza razı olmak, kaderi yazandan razı olmaktır.
Çünkü insan, yalnızca kendini değil, birlikte yaşadığı tüm varoluşu anlamaya başladığında, 72 milletin dilini öğrenmiş olur.
O zaman gerçek ilim ortaya çıkar: İlim, kendini bilmek ve kendini bilirken herkesin bir parçasını kendi içinde bulabilmektir.
Tasavvuf ehline göre insan, bir damladır ama aynı zamanda deryadır. Her damla deryayı içinde taşır. Bir başkasına bakarken
aslında kendine bakar; bir başka yolun, bir başka inancın içindeki dili anlamak, kendi içindeki gizli aynayı fark etmektir.
Şems’in Mevlânâ’ya şarap taşıtması, bir provokasyon değil, aslında bir hakikat dersidir: “Hakikat, sadece senin bildiğin
yerde değil, senin yargıladığın yerde de saklıdır.” Gerçek bilgelik, onu her yerde görebilmektir.
Carl Gustav Jung, insanlığın ortak bilinçdışında “arketipler”den bahseder. Kahraman, gölge, bilge, ana, çocuk… Bunlar hepimizin
ortak hafızasında bulunan evrensel sembollerdir. “72 milletin dilini bilmek”, aslında bu arketiplerin her insanda farklı
yüzlerle karşımıza çıktığını görebilmektir.
Bir milletin şarkısında “anne arketipi”ne rastlarsın, bir diğerinin duasında “bilge arketipi” sana seslenir. Bir halkın
efsanesinde “kahraman” ayağa kalkar, bir diğerinin masalında “çocuk” kalbini sana açar. Farklı milletler, farklı kültürler
aslında aynı evrensel sembolleri farklı kostümlerle sahneye çıkarır. Bunu görebildiğinde, 72 milletin dilini birden anlamış
olursun. Evrensel semboller bize şunu öğretir: Hakikat, tarafsızdır. O, kimseyi ayırmaz, kimseyi yargılamaz. Bizler insan olarak
küçük tarafların, küçük kavgaların içinde kaybolduğumuzda hakikatin bütünlüğünü gözden kaçırırız. Oysa ilim, işte tam da bu
bütünlüğü görebilmektir. “72 milletin dilini bilmek”, tek tek dilleri öğrenmek değil, tek bir hakikatin çoklu yüzlerini
görebilmektir. Her inancı, her kültürü, her kalbi bir parça kendinde tanıyabilmektir.Gerçek ilim, kendini bilmekle başlar.
Kendini bilen, başkasını yargılamaz; başkasını anlamaya niyet eden, aslında kendi derinliğini keşfeder.
O yüzden Yunus’un dediği gibi: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır?”